|
|
Çeşitli Enerjilerin Su Altındaki Özellikleri : Daha öncede belirttiğimiz gibi evreni oluşturan 6 tür enerjinin özellikleri konumuz dışındadır. Ancak bu enerji tiplerinden 4’ ü mekanik, ısı, elektrik ve kimyasal enerjiler su altında dalgıcı etkiler Canlıların görebilmeleri için ışık gereklidir. Çevremizdeki cisimleri, onlara çarpıp gözümüze ışık ışınları yardımıyla görürüz. Su altında ışık su üstünde olduğundan daha farklı fiziksel özellikler gösterir. Bunlar; difüzyon ( dağılma ), bulanıklık, absorbsiyon ( emilme ) ve kırılmadır.
Berrak suya ışık 300 feet ( 100 m. )’ e kadar nüfuz eder ve su kirliliği arttıkça bu mesafe azalır. Renk kalitesi derinlere inildikçe azalır çünkü ışık derinlere nüfuz ettikçe dalga boyunda değişmeler olur. Suyun en üst tabakasında kırmızı ışık, biraz daha derinlerde sarı ışık görülmez olur. Bu nokta bir çok cisimler mavi renk alır ve kırmızı renk siyaha dönüşür.
Su altında sesin özellikleri bir çok bakımdan ışığın özelliklerine benzer. Işık gibi seste dalgalar halinde yayılır, ancak bu dalgalar radyasyon dalgaları değil basınç sonucu oluşan dalgalardır. Ses, cisimlerin titreşimlerinin bulunduğu ortamda molekülden moleküle taşınmasıdır. Bu molekül titreşimleri ses olarak algılanır. Ses taşıyıcı cisim ( hava, su .... ) ne kadar yoğun olursa ses o kadar hızlı yayılır. Bunun nedeni cismin yoğunluğu arttıkça moleküllerinin birbirine daha yakın olmasıdır. Sesin suda yayılma hızı havadakinin 4 katıdır.
Sesin su altında bu denli hızlı yayılmasının dalgıç açısından dezavantajları vardır. Yüksek hızla yayılan ses dalgalarını dalgıcın her iki kulağı hemen hemen aynı anda algılar ve sesin hangi yönden geldiğini saptayamaz. İnsan vücudunun normal fonksiyonlarını sürdürebilmesi için iç ısısının belli bir noktada sabit olması gerekir. Isı enerjisi 3 şekilde yer değiştirir; Kondaksiyon ( taşıma ve nakletme ), Konveksiyon ( bir gazın veya sıvının hafifleyerek yükselmesi ) ve Radyasyon ( yayılma ). Kondaksiyon; maddelerin direkt temaslarıyla ısı alış verişidir. Sıcak bir cisme dokunduğumuzda elimizin yanması ısının taşınması sonucu olur. Su havadan çok daha iyi bir ısı iletkenidir. Bu nedenle dalgıcın vücut ısısı suya geçerek hızla düşer. Konveksiyon; ısıtılan akışkanların ( sıvılar ve gazlar ) hareketleri sonucu ısı naklidir. Isıtılan akışkanlar daima hafifleyerek yükselir ve ısı kaybettikçe de alçalır. Radyasyon; ısının elektro manyetik enerji dalgalarıyla nakledilmesidir. Güneşten yayılan ısı enerjisi bu yolla hareket eder. Dalgıcın üşümeden çalışabileceği en düşük su sıcaklığı 21 C’ dir.bu sıcaklığın altında korumasız çalışan bir dalgıcın vücudu hızla ısı kaybeder. Üşümeye başlayan dalgıç sağlıklı düşünemez ve çalışamaz. DENİZ
NEDEN MAVİDİR? Deniz
neden mavidir veya yeşildir? Bir bardak deniz suyu aldığımızda
renksiz olduğunu görürüz. fakat bir geminin güvertesine oturup suya dışardan
baktığımızda deniz renkli gözükür. Niçin? Bunu anlamak için
kısaca suyun ışığa ne yaptığım ana
hatlarıyla özetleyelim. Bütün renklerin spektrumu beyaz
ışığı oluşturur. Bu renkler; kırmızı.
turuncu, sarı, yeşil, mavi, çivit mavi. mordur. Mavi görünen bir
nesneye baktığımızda. bu nesneden yansıyan spektrumun
mavi ışığını görürüz. Bu nesnedeki diğer bütün
renkler emilmiştir sadece mavi yansır. yani, kırmızı
ışık, deniz yüzeyinden kırılır kırılmaz
emilmiştir. Yaklaşık 7.5 metreye gelindiğinde kırmızı
ışık tamamen kaybolur. Örneğin dalgıcın kullandığı
parlak kırmızı dalış tüpü bu metrelerde donuk koyu
kahverengi renkte görülür. 22-~3 metrede sarı bir dalış tüpü
daha çok yeşilimsi mavi bir renkte görülür. Çünkü görülebilir sarı
ışık su tarafından emilmiştir. Bununla beraber daha kısa
dalga boylu ışınların hemen hemen hepsi 30 metreye kadar
emilir. Geriye kalan en kısa dalga boylu ışınlar: mavi, çivit
mavisi ve mor, 30 metre ve daha altında emilir.Bundan sonra bütün
ışınlar tek renk yani mavi renkte görülür. Bu yüzden deniz
saf ve berrak olduğunda, spektrumdaki mavi, su tarafından en az emildiği
için gözümüze ulaşan tek renk olarak kalır. Buna rağmen deniz
her zaman mavi değildir. Bazı denizler mavimsi-yeşil, yeşil,
veya kahverengi hatta kırmızı görünürler. Bu renklenme kısmen
bulutların yansıttığı ışığa bağlıdır.
ancak ana nedeni; suyun içinde karışım halinde bulunan çeşitli
parçacıklar, mineraller veya organiklerdir. Bazı bölgelerde, özellikle
sahil kesimlerinde ve sığ sularda organik maddeler toplanmıştır.
Bunlar sarı pigment meydana getirirler. Bu pigmentlere ortamın mavi
rengi ile karışarak suda mavimsi yeşil veya yeşil renk
meydana getirirler. Tabandan kalkıp su içinde asılı vaziyette
duran sedimentler tabanın rengini yansıtarak kahverengi görünüş
oluştururlar. Bir çok kıyıda belli zamanlarda plankton üremesine
bağlı kırmızılaşma meydana gelir. Işık,
daha az yoğun olan havadan. 800 kat daha yoğun olan suya geçtiğinde; Denize
giren ışınlar yalnızca yansıyıp emilmez, aynı
zamanda su molekülleri ile hafifçe yayılır, fakat asıl olarak
sudaki karışım içinde bulunan kum, tuz ve mineraller ile yayılır
(bazı yayılmalar distile sularda da oluşur). Işık
ışını bir parçacıktan diğer parçacığa
enerjisi tükenene kadar sıçramaya devam eder. Işığın
suda yayılması kişinin görüşünü sınırlar. Güneş
ışınlarının direk olarak suya girişlerini azaltır.
30 metre derinlikte gölgeler yoktur. Mesafenin
etkilenmesine ek olarak, ışığın kırılması
nesnelerin su altında büyük görülmesinin de sebebidir. Genellikle bu büyüme
faktörü yaklaşık %25 dir. Dalgıçların şekil ve
mesafenin ölçüsünde meydana gelen değişiklikleri dengelemeyi öğrenmeleri
gerekir. Bu da tecrübe ve eğitimle mümkündür. Işığın
kırılması öğle saatlerinde bile
ışığın miktarını ve yoğunluğunu
etkileyebilir. Sualtı fotoğrafçıları dalış için
bu periyodu önermektedir. Bu olayla ilgili olarak, sürekli değişen küçük
dalgacıklar değişik ışık konsantrasyonlarına
neden olurlar. Kumlu diplerde, bu yüzeydeki dalga hareketleri bir cins mercek
etkisi oluştururlar. Dalga kabardığında ışık
üzmelerinin toplanmasına ve deniz tabanında parlak bir Çizgi oluşmasına
neden olurlar. İki
dalga arasındaki çukurluklar ise yerdeki bölüme gelen ışık
üzmeleri dağılacak ve gölge etkisi meydana getirecektir. SU
ve SES Ses
ve ışık benzer fizik özelliklere sahiptir. Temel olarak ikisi de
dalgalardan oluşur ve dalgalar şeklinde yayılır. Bununla
birlikte ışık dalgaları elektromanyetik enerjinin Ses
dalgalarının bu kadar yüksek bir hızda iletilmesinin sebebi
olarak dalgıçlar sesi su altında, su üstünde olduğundan daha
iyi ve daha uzak mesafelerden duyabilirler (özellikle düşük frekanslı
sesleri). Örneğin gemilerin meydana getirdiği ses, su altında 20
kilometreden daha uzak mesafelere yayılır. Problem
ise, su altında sesin yayılma hızı ile ilişkili olarak
dalgıçların veya kişilerin su yüzeyinin altında sesin
geldiği doğrultuyu yada bir başka değişle sesin hangi yönden
geldiğini ayırt edememeleridir. İnsanlar
kara hayvanlarıdır ve bundan dolayı sesin suda yayıldığından
daha yavaş yayıldığı bir çevreye sahiptirler.
Beynimizin duyma merkezi, sesin çok hızlı hareket ettiği sualtı
gibi ortamlarda ses analizine yetenekli değildir. Sesi fark etmesi, algılaması,
ses dalgalarının her iki kulak zarına aynı zamanda çarpması
ve eşit şiddete uyarması ile olur. Bu sebepten su altında
ses her yönden geliyormuş gibi algılanır çünkü kulak zarlarından
birinin sesi algılamadaki gecikmesi veya sesin kulak zarlarından
birine farklı şiddette vurması sualtında su üstü kadar
belirgin gerçekleşemez. Fakat şu da ilginçtir ki uygun koşullar
altında dalgıçlar su altı navigasyonunda ses işaretlerini
yardımcı olarak kullanmaktadır (uygun frekans seçimi, yükseliş
ve alçalış zamanları). Eğer ses su içinde bu kadar iyi yol
alıyorsa birisi şu soruyu sorabilir: niçin insanlar su ortamında
konuşamıyorlar? Bu problemin nedeni su altındayken ilk sesi üretebilmekteki
yeteneksizlikten kaynaklanır. İnsanın ses telleri hava ortamında
işlemektedir fakat ses dalgaları havada üretilip suya gönderilse
dahi ses enerjisi etkili bir biçimde bir ortamdan diğer ortama transfer
olamaz. Aynı sebepten dolayı hemen yüzeye yakın su altında
bulunan dalgıç su üstünden ona bağıran birinin sesini duyamaz.
Ses naklinin karıştırılmasındaki diğer bir problem
de suyun farklı sıcaklıklarda olması ile ilgilidir.
Termocline (kristal tabaka) gibi ortamlarda maddelerin sıcaklıkları
ile birlikte yoğunlukları değişir ve ses dalgaları
farklı yoğunluktaki ortamlardan geçerken enerjinin epey bir miktarı
geçilen ortamlar arasında emilir. Bu yüzden sesin termocline ortamdan geçişinde
ses oldukça fazla etkilenir. Bunun anlamı: suyun bir seviyesinde bir sesi
oldukça iyi duymak mümkünken aynı sesi çok az bir su kolonu ile ayrılmış
suyun başka bir tabakasında duymak mümkün olmayabilir. Bu farklılık
elbette iki tabaka arasındaki sıcaklık değişikliğinin
derecesine bağlıdır. YÜZERLİLİK Yüzerlilik
cisimlerin yüzmesine sebep olan güç veya sıvı içindeki herhangi
bir nesnenin yukarıya doğru yükselmesini sağlamak için sarf
edilen güç olarak açıklanır. Yunan matematikçi Archimedes bu olayın
ana prensiplerini açıklayan ilk kişidir. Bu prensibe göre tamamen
yada kısmen su içine batmış herhangi bir cismi yüzdürmek için
gereken güç o cismin taşırdığı suyun ağırlığına
eşittir. Arşimet’in prensibi tüm sıvılar içindeki tüm
maddeler için doğrudur. Buna rağmen maddenin yüzerliliğindeki
değişme içine battığı sıvının yoğunluğuna
bağlıdır. Çok yoğun bir sıvı daha yoğun bir
kaldırma kuvveti sağlayacaktır. 1cm3 saf suyun ağırlığı
1.0 gr.dır. İngiliz sistemine göre ise 62.4 pound/foot3 olarak
ifade edilir. Diğer bir yandan deniz suyunun içinde tuz çözünmüş
halde bulunduğundan dolayı deniz suyu tatlı sudan daha yoğundur.
İçerdiği tuza bağlı olaraktan deniz suyunun ağırlığı
64 pound./foot3 (1 .O2gr). Ayrıca ağırlığının
ve yoğunluğunun fazla olmasından dolayı, deniz suyu batmış
maddelere daha çok kaldırma kuvveti sağlayabilir. Böylece tatlı
ve tuzlu sularda dalış yapan dalgıçların neden farklı
yüzerliliklere sahip oldukları açıklanmış olur. Tuzlu suda
yüzerliliğin fazla olmasının nedeni su yoğunluğunun
fazla olmasıdır. Özgül
ağırlık bir birim katı yada sıvının yoğunluğunun
saf suyun yoğunluğuna oranıdır. Özgül ağırlığı
1.0'dan daha az olarak tanımlanan maddeler sudan daha hafif yoğunluğa
sahiptir ve suda yüzecekler demektir. Özgül ağırlıkları 1
.O’dan büyük olan maddelerim yoğunlukları sudan fazladır ve
suda batacaklar demektir. Yüzerlilik olayında insanlar iki şekilde sınıflandırılabilir.
su üstünde kalanlar ve batanlar. Bu yüzerlilik karakteristikleri vücudumuzdaki
çeşitli dokuların kendilerine has özelliklerine bağlıdır.
Çünkü her doku farklı özgül ağırlığa sahiptir. Öreğin
yağ dokusu 0.7-0.9 arasında kas dokusu 1.08, kemik dokusu 1.9 özgül
ağırlığa sahiptir. İnsan vücudunun özgül ağırlığı
yaklaşık olarak 1 .0’dır. Yani bunun anlamı insan vücudu
ya su üstünde kalmak, yada pek az olarak su içine batırıldığında
batmak eğilimindedir. Fakat dalgıç dalış malzemesini kuşandığında
vücut ağırlığının üzerine yeni ağırlık
eklenmiş olur. Bununla birlikte bu fazladan ağırlık oldukça
fazla su taşıracaktır. Su taşırmadaki artışın
bu net etkisi dalgıcın yüzerliliğinde genellikle yüksek bir artışla
sonuçlanır. Çeşitli yüzerlilik olaylarının daha kolay açıklanması
için; pozitif, negatif, nötr terimleri kullanılmıştır.
Nesne, su üzerinde kalabiliyorsa pozitif yüzerlilikle, batıyorsa negatif
yüzerlilikli denir. Eğer, nesne durma eğiliminde ise yani ne batıyor
ne de yüzüyorsa nötr yüzerlilikli tanımı kullanılır. Bu
üç yüzerlilik durumunu dalgıçlar iyi bir şekilde uygulamalıdır.
Çünkü bu durumlar su üstünde kalmak veya batmak niyetinde olan dalgıcın
bunu yapabilmesi için harcadığı enerjiyi en aza indirmesini sağlar. Eğer
dalgıç yüzerlilik kavramını iyi anlarsa bu bilgilerini dalışta
karşılaştığı problemlerde pratik olarak
uygulayabilir. Varsayalım bir dalgıç suya düşmüş, pahalı
ve büyük dıştan takılan bir motorun yüzeye çıkarılması
problemi ile karşılaşsın. Karada motorun ağırlığı
75 kg. ise suyun uyguladığı kaldırma kuvvetinin dışında
uygulanması gereken kaldırma kuvveti ne kadar olmalıdır ki
motorun zeminden kaldırılması sağlanabilsin? İlk önce
dalgıç, motorun taşıracağı suyun hacmini hesaplamalıdır.
Taşan su hacminin ağırlığı makineyi yukarı
kaldırmak için sarf edilmesi gereken kaldırma kuvvetine eşit
olacaktır. Bu örnekte motorun 33 lt su taşırdığı
kabul edilmiştir. Bundan dolayı motoru yukarı kaldırmak için
su tarafından uygulanan kaldırma kuvveti 33 kg’dir. Fakat motorun ağırlığı
ise 75 kg’dir. Şimdi problemi, zıt kuvvetleri karşılaştırmak
için inceleyelebiliriz. Motoru aşağıya çeken 75 kg’lik yer çekimi
ve karşısında yukarı kaldırmaya çalışan 33
kg’lik kaldırma kuvveti var. Motorun nötr yüzerliliğini sağlamak
için 42 kg’lik kaldırma kuvveti sağlanmalıdır. 1 lt deniz
suyunun ağırlığı yaklaşık olarak 1 kg.
gelmektedir. Bu yüzden 42 kg.’lik bir kaldırma kuvveti, 421t suyun boşaltılmasına
eşit olacaktır. Eğer
bu motoru kaldırmak için 100lt’lik bir balon kullanılacaksa bu
balonun 3/7’sinin hava ile doldurulması motoru nötr yüzerliliğe
kavuşturacaktır. BASINÇ Basınç
birim alana etkiyen kuvvet yada ağırlık olarak açıklanır.
Matematiksel ifadesi ise: P=
F (kuvvet)/S (alan) dir. Bir çok dalgıç basınç ifadesini pound/inch2
(P51) veya kg/cm2 şeklinde bilir. Su altında basınç
iki farklı kaynaktan gösterilir, suyun ağırlığından
meydana gelen basınç ve su yüzeyine uygulanan atmosfer basıncından
dolayı oluşan basınç. Eskiden beri bilindiği gibi hava bir
maddedir. Havanın bir ağırlığı olduğunu ilk gösteren
Gallileodir. İtalyan bilim adamı Torricelli bu fikri geliştirmiş
ve eğer atmosfer bu hava denizinin altında yaşayan insanlar ve
her şeyi kuşatıyorsa insan ve diğer varlıklar devamlı
bir basınç altında olmalıdır, sonucuna varmıştır.
Touricellinin klasik deneyinde, bir ucu kapalı cıva ile dolu boruyu
ters çevrilmiş ve açık ucu cıva dolu bir kaba daldırılmış
olan bir tüp vardır. Cıva dolu kaba atmosfer basıncı etki
ettiği zaman (1atm = 14 7 PS1= 760. mmHg ) tüpte cıva seviyesi 76
cm’ye kadar yükselir. Bu deney havanın yalnızca bir ağırlığa
değil aynı zamanda ölçülebilir bir ağırlığa
sahip olduğunu göstermiştir. Sonra Fransız bilim adamı
Pascal yaptığı deneyde atmosfer tarafından uygulanan basıncın
10 metre (33 feet.) derinlikte deniz suyunun uyguladığı basınca
eşit olduğunu göstermiştir. BASINÇ
TERMİNOLOJSİ Basıncın
ifade edilmesinde hatalardan ve karışıklıklardan kurtulmak için
bazı genel terimler kullanılır. Bu terimler: Atmosfer basıncı,
barometrik basınç, gösterge basıncı ve mutlak basınçtır. Deniz
seviyesinde atmosferin ağırlığından dolayı
uygulanan basınç atmosferik basınç olarak ifade edilir ve değeri
de 76OmmHIg= 14.7 PSI = 1 atm dir. Barometrik
basınç atmosferik basınçla aynı anlamdadır. Farklı
olarak barometrik basınç atmosferik koşullara göre değişiklik
gösterir. Gösterge basıncı atmosferik basıncı 0 noktası
olarak kabul eder. Yani ölçülen basınçla atmosfer basıncı
arasındaki farkı verir. Gösterge basıncı su altındaki
dalgıcın üzerindeki basıncı gösterir. Gösterge Mutlak
basınç kullanıldığında ölçümün sonuna -a- eklenir
(14.7 psia gibi). BASINÇ
– SIVI İLİŞKİSİ Hangi amaçla olursa olsun su sıkıştırılamaz. Bu yüzden su yüzeyine dışardan uygulanan bir basınç suyun içinde her yöne doğru eşit olarak nakledilir. Bu işlem hidrolik kaldırma prensibi veya Pascal prensibi olarak bilinir. Vücut dokularının hepsinin büyük kısmı sudan ibaret olduğu için dalgıca uygulanan basınç bütün dokulara doğrudan doğruya ve eşit olarak tüm doğrultularda dağılır. Bu basınç hiç bir zaman vücudumuzdaki tek bir noktayı direk olarak etkilemez. Sıvılar sıkıştırılamaması insan vücudunun çok büyük derinliklerde dahi basınca dayanıklı olmasını sağlar. Vücudumuzda çeşitli hava boşlukları vardır. Derinlere inildikçe duyulan rahatsızlık, suyun bu hava boşluklarına yapmış olduğu basınçtan dolayıdır. Aşağıya doğru inildikçe artan su miktarı ile basınç da artar. Bu artış her 1 metrede 76mmHg’dir. Tatlı su daha az yoğun olduğu için bu basınç artışı daha azdır. Bu değerler sabittir, derinlik artışından etkilenmezler. Suyun
altında tek basınç kaynağı suyun uyguladığı
basınç değildir. Buna ek olarak, su yüzeyine atmosferin uyguladığı
basınç da vardır. Bu yüzden herhangi bir derinlikteki basınç,
0 derinlikteki suyun uyguladığı basınç ile su yüzeyine
uygulanan atmosfer basıncının toplanması ile bulunur. Örneğin;
30 metrede bize uygulanan basınç ne olur? 30
metrede suyun oluşturduğu basınç 3 atmosferdir.Buna yüzeydeki 1
atmosfer basıncı eklersek 4 atmosfer buluruz. GAZLAR Doğal
hallerinde gaz olarak bulunan birçok element bundan önceki sayfalarda tartışılmıştı.
Gazlar doğada tek başlarına bulunmak yerine daha çok başka
gazlarla karışım halinde bulunurlar. En temel gaz karışımı
havadır. Bir çok gazın atmosferdeki miktarı diğerlerine
oranla çok daha azdır. Bu yüzden bunlar genelde önemsenmez. Bu bölümde
solunan gazlar ve dalışta kullanılan özel gazlar incelenecektir.
Bu gazlar Oksijen, Nitrojen, Karbondioksit, Karbonmonoksit, Helyum, Hidrojen, ve
Neon’dur. Normal şartlar altında bu gazların havada bulunma miktarları (atmosferdeki miktarları) sabittir, değişmez. Bu oranlar: Nitrojen % 78.084 Argon
%0.934 Karbondioksit
%0.033 Havada
bulunan diğer gazlar ise nadir bulunan gazlardır. Yani miktarları
azdır. Bunlar atmosferin 0.003’ünü oluştururlar. Bu gazlar Neon,
Helyum, Kripton, Hidrojen, Ksenon, Radon ve Karbonmonoksit’dir. NİTROJEN
(N2) Atmosferde
en çok bulunan gazdır. Nitrojen, solunum sisteminde kullanılmaz.
Sadece oksijenin taşınmasında ve seyreltilmesinde rol oynar.
Nitrojen serbest formda çift molekül olarak düzenlenmiştir. Kimyasal
sembolü N2’ dir. Dalışta N2 solumak çeşitli
problemlere neden olur. N2 solunum gazı olarak kullanılmamakla beraber
basınç altında solunursa , merkezi sinir sisteminde sakinleştirici
bir etki meydana getirir. Bunun sonucunda oluşan duruma Azot (N2)
Narkozu denir. N2' un narkotik etkisine ek olarak özellikle
derin dalışlarda kullanıldığında molekül ağırlığından
dolayı solunum direncinin artmasına da sebep olacaktır. OKSİJEN
(O2) Oksijen,
o kadar aktif bir elementtir ki, diğer elementlerle her zaman bir çok
farklı bileşikler oluşturabilir. Oksijen atmosferde fazla bulunan
gazlardan biridir. Atmosfer gazlarının ,%20,946 sını oluşturur.
Bu gazın bu kadar bol miktarda olmasının başlıca nedeni
çok küçük fakat çok verimli planktondan dolayıdır. Bu plankton tüm
dünyadaki okyanuslarda sınırlı ışık ile gelişmelerini
sürdürürler ve gezegenimizde bulunan toplam oksijenin % 85’inden fazlasını
üretirler. Bu yüzden bu küçücük yaratıklar hayatın var olmasının
önemli nedenleridirler. KARBONDİOKSİT
(C02) Karbondioksit
çok aktif bir bileşiktir ve özellikle deniz suyunda çok iyi çözünür.
Sonuç olarak deniz suyunun içerdiği C02 havadakinden daha
fazladır. Atmosferdeki normal konsantrasyondaki CO2 renksiz,
kokusuz ve tatsızdır. Ancak KARBON
MONOKSİT (CO) Karbonrnonoksit
çoğunlukla insan ürünüdür. Ayrıca tamamen yanmamış
hidrokarbon yağ kitlelerinin bir ürünüdür ve ikisi birlikte son derece
zehirleyicidir. Dalgıçların tüplerindeki CO’in kaynağı
genellikle doldurma esnasında kompresörden çıkan egzoz gazının
tekrar kompresöre girecek şekilde yanlış yerleştirilmesidir. HELYUM
(He) Helyum
o kadar az bulunur ki 1 895’e kadar bu gaz çok az olduğu için 20.yy.da
tüketilmiş olacağı hesaplanıyordu. Çok hafif olan He gazı
o kadar kararlıdır ki klasik gaz molekülünü oluşturmak için
bile kendisi ile bileşik yapmaz. Derin ticari ve askeri dalışlarda
He Nitrojenin yerine solunum karışımında kullanılır
zira bu gaz nitrojen gibi basınç altında narkotik etki meydana
getirmez. Molekül ağırlığının az olmasından
dolayı (He=4, N2=28 ) Helyum oksijen karışımının
solunumu Nitrojen veya diğer gazlarla olan karışımdan daha
kolay olmaktadır. Bununla birlikte dalışta He kullanılmasıyla
ilgili bazı problemler vardır. Birincisi; Helyumun çok yüksek şekilde
ısıyı geçirmesi nedeniyle dalgıçların Heliox soluma
esnasında vücut ısılarını solunum yoluyla çok hızlı
kaybetmelerine neden olmasıdır. İkinci problem ise moleküler ağırlığının
çok küçük olmasından dolayı Heliox karışımının
sesin daha hızlı yol almasını sağlamasıdır.
Ses hızındaki bu artıştan dolayı dalgıçlar Heliox
soluduktan sonra konuşmayı denerlerse garip bir ses çıkartırlar.
Elektronik iletişim araçları bu alışılmamış
konuşmayı normale çevirebilerek bu sorunu ortadan kaldıracaklardır.
Son olarak, He kullanımındaki diğer problem de yüksek basınç
nörolojik sendromudur. Bu sendromda; düzensiz kas titremeleri, bulantı,
baş dönmesi meydana gelir. Bu sendrom çok derinlerde görülür’. Açıkça
görülüyor ki He ile dalışta özel tablolara ihtiyaç duyulur. He
kullanımı sportif amaçlı yani zevk için yapılan dalışların
dışında tutulmalıdır. HİDROJEN
(H2) En
hafif molekül ağırlığına sahip gaz hidrojendir.
Hidrojenin ticari ve askeri dalışlarda He yerine kullanılabileceği
düşünülmektedir. Yüksek basınçlar altında He ile oluşan
sendromların, hidrojenin kullanılması halinde Önlenebileceği
düşünülmektedir. Hidrojen son derece patlayıcı bir elementtir.
Fakat bu tehlike, karışımda oksijenin %4 oranını aşmamak
kaydıyla önlenebilir. Bu karışım oranı 30 metreden
daha derin dalışlar için uygundur. Daha Sığ dalışlarda
oksijenin düşük oranda olması hipoksi yaratabilir. 30 metreden daha
sığ dalışlarda karışım içeriğinin değişmesi
gerekir. NEON
(Ne) Diğer
bir soygazdır. Neon elektriği iletirken yaydığı kırmızı-kızıl
parlaklıkla bilinir. Bundan dolayı bugün bile elektrik sinyallerinin
tüm şekilleri Neon sinyali olarak bilinir. Deneysel amaçlı dalışlarda
limitli bir şekilde kullanılmasına rağmen gaz karışımının
kullanıldığı dalışlarda Helyum yerine kullanılabileceği
ile ilgili büyük umutlar taşınmaktadır. Neon konuşmada değişikliğe
ve vücut ısısının helyumda kaybolduğu kadar hızlı
kaybolmasına neden olmaz. Fakat molekül ağ fazla olduğu için
solunum yolu direncinde artışa neden olur. Bu yüzden özellikle derin
dalışlarda kullanılmaz. GAZLARIN ETKİLERİ Kinetik
gaz teorisi gazların çeşitli basınç ve sıcaklık altındaki
davranışlarını açıklar. Bir önceki bölümde enerji,
kinetik ve hareketin anlamları tartışılmıştı.
Bu bölümde açıklanacağı gibi gaz halindeki maddelerin molekülleri
birbirlerinden çok uzakta ve sürekli hareket halindedir. Daha ayrıntılı
olarak açıklarsak oda sıcaklığında 1 Atın. basınçta
bir kutunun içine hapsedilen gaz molekülleri, kutunun her bir cm2 sine
yaklaşık olarak 2 000 000 000 000 000 000 000 000 000 000 000 000 000
000 000 000 000 sayısının üstünde çarpacaktır.Genel
olarak; ölçülen bu çarpan moleküllerin etkisi gaz basıncı olarak
bilinir. Ayrıca gazın kinetik enerjisi hareket eden moleküllerin hızına
ve kütlesine bağlıdır. Gaz moleküllerinin hızı sıcaklık
tarafından da etkilenir. Sıcaklık artışı molekülün
hareketinin uyarılmasına neden olur. Halbuki molekülün kütlesi gazın
tipine bağlıdır. Esasen uygulanan ısı enerjisinin arttırılması
hızlanmış moleküllerin ivme kazanmasını sağlar.
Bu da kutunun kenarına moleküllerin daha fazla ve hızlı çarpmasına
neden olur. Fakat ağır bir molekül kutunun kenarına daha yavaş
bir hızla çarpmasına karşın düşük molekül ağırlıklı
olan kadar basınç yada kuvvet uygular. Bir beysbol topu ve tenis topu, bir
duvara doğru fırlatıldığında eşit miktarda çarpma
kuvveti oluştururlar. Bununla birlikte tenis topu beysbol topuna göre daha
hızlı hareket edecektir. Hız ve ağırlık arasındaki
bu ilişki önemlidir. Çünkü tüm gazlar aynı basınç ve sıcaklık
altında aynı davranışları gösterme eğilimindedirler.
Helyumu ele alırsak; Helyuma
ısı uygulanırsa diğer ağır gazlardan daha hızlı
hareket eder. Fakat ağır gazlar, oksijen gibi. kütlelerinden dolayı
aynı oranda çarpma kuvveti yaratabilir. Bu sebepten kinetik enerji
teorisine göre aynı sıcaklıkta bir kap içinde gazlardan aynı
molekül sayısına sahip olanların kinetik enerjileri eşittir.
Sıcaklık ve basınca ek olarak gazların davranışı
ile yakından ilgili olan diğer bir faktör de hacimdir. Örneğin
gazla dolu bir balon düşünelim, sıkıştırdığımızda
hacim azalacaktır. Hacim
azalırken gazı oluşturan moleküllerin birbirine olan yakınlığı
artar. Daha yakın olan moleküller balonun kenarına ve birbirlerine
daha sıklıkla çarpacaktır. Çarpışmanın frekansındaki
bu artış basıncın daha da artmasına neden olacaktır.
Bunu takiben hiç bir molekül eklenmeden hacimde meydana gelen artış
nedeniyle daha fazla boşluk oluşacak ve daha az çarpışma
meydana gelecektir (Basıncın azalmasına bağlı olarak). Avagadro
hipotezine göre: Aynı şartlarda (aynı basınç ve sıcaklıkta)
bulunan gazların hacimleri ile mol sayıları doğru orantılıdır.
Yada hacmin mol sayısına oranı sabittir. (V/n = sabit) Sonuç
olarak sıfır santigrat derecede bir atmosfer basınçta,
22.41t’de 6.02257x1023. molekül oluşturur ve buna Avagadro
sayısı denir. Bu da bir moldür. Gazlar arasındaki bu genel
davranışın sonucu olarak basit bir kural oluşur. Buna genel
gaz yasası denir ve matematiksel olarak PVnRT olarak formüle edilir. P=
mutlak basınç, V= hacim, n mol sayısı, Rgenel sabiti 8,3 14 juİ/kelvin,
T mutlak sıcaklık.
|